hayata karşı duruş

•29.Mart.2009 • Yorum yapın

karşı mı duruyoruz gerçekten hayata. Bir anlık mı yoksa sürekli mi bu direniş.Ya boşversek, mevcut akışını takip etsek. Onun götüreceği yer bizi mutlu etmeyecek mi?

Hani bir çizgi vardır, hepimizin hayatında. Genelde dümdüzdür o, bodoslama ileriye. Hep yukarı yükseğe bakar her zaman tırmanmaz. İnişe geçen uçaklarında burnu havaya baktığı gibi, burun burun yükselip götüm götüm ineriz ama hep çizgi yukarıda, ileride, bodoslama önündedir. Yaklaştıkça sevinirsin, uzaklaştıkça ise sinirlenir, üzülür acısını birşeylerden çıkarmaya çalışırsın. Şimdi, yok ben yapmam öyle birşey deme bana. Belki acısını başkalarından çıkartmıyorsundur ama mutlaka içine işler. Düşüşün derinliğine göre, işlediği izide derin.

Ben çok düştüm. Bir o kadar da düşmeden, moralman düştüm, düşürüldüm. Düşün biraz, hayalini kurduğun üç beş kalem şey bir arada olsun derken, en olmak istemediğin durumdasın. Arkada toz duman içinde bırakacağını düşünürken arabaları, sen tozuda dumanı yutuyorsun, giriyor gözüne böğrüne, yapışıyor kan ter içindeki tenine. Yada “Hayır” yanıtı veren bir duvarı yıkamıyorsun.

Mutsuz olmak kolaydır, yüzünü biraz düşürmen, bir kaç şeyin altını kurcalaman yeter. Bulunduğun yerin güzel olması yetmez eğer istemiyorsan mutlu olmayı, mükemmel olmalıdır. Hatta o bile yetmez. Pire için yorgan yakma hikayesi değil bahsettiğim, o nispeten iyimser bir durum. Mutsuzluktan huzur duyan zavallılar benim bahsettiğim. Bir dönem şikayet ettiği şeyleri de bugün “ah ne güzel günlerdi onlar keşke tekrar görsek” diye “vah vah”‘layanlar benim anlatmak istediğim.

30 yılın çoğunu böyle biriyle geçirince, iyimserlik sana sonradan takılan bir aksesuar gibi, ortamdan keyif almak sana dünya dışı geliyor. Ben çok alışmışım, barda içtiğim biranın sulu olmasına, şarkıcının detone, gitaristin nota kaçırmasına. Pizzanın hamurunun çok kalın yada çok ince olmasına. Tuzunun baharatının fazla konmuş, zeytinyağının riviera olmasına. Bunların hepsini tek tek keşfedip, bak ben bunları biliyorum derken, o anın tadını tuzunu kaçırmaya. Bazen kimse hissetmeden kendime, bazende o ikramı yapan, o ortamı hazırlayana terbiyesizlik yapma pahasına çevremdekine.

Aslında galiba düşmekte değil benim ki bırakmak peşini. Yorulmak. Bunalmak. Herşey öyle yetersiz geliyorki peşinden koşasım yok. Yetmiyor. Yetmiyor.

Çaba sarfettiğim şey umduğumu kazandırmayacak bana. Umudum yok artık.

Yaptığım ve yaptırdığım şeylerin yok sayılmasından sıkıldım. Sözümün sonuna kadar dinlenmemesinden sıkıldım. Sözcüklerimin anlaşılmamasına sıkıldım. Yanlış anlaşılmaktan sıkıldım. Kelimelerimin farklı anlamlar yüklenerek bana geri dönmesinden, alakasız bir konuda konuşurken savunma durumuna geçmekten sıkıldım. İnsanlara mahçup duruma düşmekten sıkıldım. Yapmak istediğim şeylerin önüne set çekilmesine sıkıldım.

Anlaşılmayacak şeyler değil istediğim. Anlayış gösterilemeyecek şeylerde değil.

Yeter artık. Duramıyorum …

San’at üzerine iki üç kelime

•8.Ağustos.2008 • Yorum yapın

Bilirsiniz ki Güzel Sanatlar, bazılarının fakültenin marifetiyle bazılarının da içine doğan ilham karşısında, duyduğu dayanılmaz ızdırabı söndürme çabası sonucu oluşmuştur. Fakülte marifetiyle kazanılan terbiyeye hiç bir diyeceğim yok tabi, herşeyin olduğu gibi sanat ve sanatçınında  5×5lik kalıplardan çıkması, çok güzel bir gelişmedir. Kalıbın sağ alt köşesine yerleştirilmiş marka da, mezun olmuş “sanatçının”, tam söyleyeyim de gocunmasın “Güzel Sanatçının”, tam sağ alt köşesinde, sadece dikkatli gözlerin yeteneği ile görülmektedir. İlhamını yorumlayanlar ise özellikle ilk ürünlerini çıkartırken, yarısını bile anlatamamışlardır söylemek istediklerinin. Hatta bazıları bu anlatamama durumundan ayrıca bir keyif almış, “Birşey geldi bana, ama size anlatamayarak anlatıyorum ki değerim anlaşılsın. Hadi buyrun anlayın bakalım.” demekten pek bir keyif almaktadır. Kalıp düzen çıkmış, teknik bilgiyi yemiş yutmuş fakültelilerde, bu tembel aklını, “anlaşılmayı izleyici insafına bırakma” fikrini pek bir kolay kapmış, pek bir zevkli bulmuştur.

Esasen işin kökü daha başka noktalarda gizli. Bu işin altında da bir ekonomi, bir siyaset, bir politika, bir cengaver yürekli lafazanlık, bir ekmek davası var. Yok mu? Var. Çok feci hemde. Eskidenmiş o açlık sefillik çeken ressamlar, tiyatrocular devri. Artık devir yoz olanı yol, aç kalma devri. Sanatsal faaliyetler bir yanda, renklerin isimlerini, müzikteki sırf enstrümanla oluşan ahengi, fotoğraftaki derinliği, bir oyuncunun sahnede yarattığı karakterin etkisini hissedemeyen o kadar çok insan varki artık. Adamlarda haklı bir nebze. Yaşamak için onları çekmeli, onlara işlemeli.

Şimdi inceden inceden sormaya başlamışsınızdır, nedir bu yaptığın laf ebeliğinin nedeni, hadi baklasını çıkar şu damarına basan olayların diye. Anlatayım.

Yaklaşık bir buçuk ay önce. (yeni mi aklına düştü jetonda yazıyorsun birader, bir buçuk ay önceymiş) İstanbul Modern Sanatlar Müzesinde, Design Cities falan diye kıvır zıvır bir isimle açılan, hani reklamları televizyonlara defalarca çıkıp, gazete sayfalarının bikinili güzelleri ile yer çatışmasına giren sergi. Neymiş tasarıma yön veren 8 şehirden parçalar ile tasarımın yılları içerisinde nasıl geliştiği, nasıl serpilip büyüdüğü, nasıl olgunlaştığı ve sonra yeniden çocuklaştığını falan görecektik. Artık 8inci şehirde torun torba kucaklayıp evin yolunu tutacaktık. Yani internet alemindeki reklamı bile, o kadar havalı, o kadar iddialı ki, sergi sonrasında, hayatın anlamını yanında bedava veriyorlar sanki. Allahtan ben “Ferrarisini Satan Bilge”yi okuyunca hayatın anlamını çözmüştümde(!), o beklenti içine sokmadım kendimi, internette sergiye gitmek için planlar kurarken.

E tabi çarşaf çarşaf reklamlara, küratörün kara kaşına kara gözüne yer verilmiyor tabi. Ciddi sponsorluklar var ve ciddi bir hizmet alımıda var. Ama ortada sunulan şey o sponsorlara ve o hizmetlere yakışan birşey olsaydı keşke. O gün o sergiye gittiğimde verdiğim 3 kuruş paraya inanın acımıyorum. Serginin çıkışında “İğne Deliğinden Fotoğraflar” diye diğer bir sergi daha vardı da paramı o kurtardı. Gerçekten insanların basit bir karton kutu ile fotoğraf çekebilmesi, iki yüzyıl önceki bir tekniğin günümüzde çok sıcak ve samimiyetle yakaladığı pozlar ve manzaralar, o buz gibi kasıntı sergiden sonra keyfimi tekrar toparlamamın yegane kaynağıydı.

Eh Onur neden mızmızlanıyorsun bak almışsın paranın karşılığını demeyin bana. Ben o sergi ile modern sanat kavramının ne kadar çarpıtıldığını, “ben bunu yaptım, yersen.” diyerek sundukları ipe sapa gelmez şeylerin karşısında, insanların “Hasktir ordan” diyemediğini gördüm.

Şöyle düşünelim, siz bir sergiye girmişsiniz, ama o odada,(hadi salon diyelim o kadarda küçük değildi nede olsa), salonda, Ikea varî zorlama patika takibi tekniği ile 1850 lerden 2000lere 8 şehirle arada çok büyük çok önemli pek çok ikonun tekniğini teknolojinin atlanarak yapılmış, sığ, ucuz bir bit pazarı gezintisinden başka birşey değildi. Keşke 1940′lı yıllar Paris’inde koydukları Citroën 2CV aslında 1970 model olmasaydı, paraya reklam için değilde Fransa’dan 1945 model olanını getirtmek için harcasaydırlar. Keşke 1980′lerdeki Sony Walkman ve Trinitron fırtınasını dükkan camekanı temasından farklı bir mod içine büründürseydiler. Keşke bahsedilen dönemde ancak kuaför salonlarında görülen o aptal plastik koltukları bize tasarım anlayışını değiştirdi diye yutturmasaydılar, açıkçası ben turuncu melamin tabaklara razıydım o sandalyeler yerine. Nede olsa aynı dönemde kahvaltımızı o tabaklarda yapardık, altında da İstanbul Melamin Sanayi yazardı.

Kızmakta haklımıyım ahali. Parama değil, aptal yerine konmuş olmaya kızıyorum. Beni aptal yerine koyan bu insanlar bence onlara sponsorluk eden kişileride aptal yerine koyuyorlar. Aslında o sponsorlarında, “Adımız görünsün yeter, sanat camiasında bir yeri var derler” fikrini taşıdığını düşünmek dahi istemiyorum. Bu fikri taşıyanlar varsa, böyle ucuz, kalitesiz, bit pazarı sergilerini, modern sanat diye yutturmaya çalışan uyanıklarda olacaktır.

Ha birden aklıma geldi. Yine gittiğim yerde “temalı” bir sergi daha vardı. İşte o modern sanatın, ne kadar yozlaşmış olduğunu gösteriyor aslında. Bir abla, evindeki eski ve hijyenik hiç bir statüye giremeyen, bildiğimiz o en eski AUER gazlı ocağı videoya çekmiş. 2-3 dakikalık bir görüntü, arkada ya Janis Joplin yada Jefferson Airplane (bilirsiniz ikiside junkie kuşağının cool ve özgürlükçü bir müziğini temsil ediyor ya, “thanks to hollywood” (!))  çalıyor. Ekranın yanında bir tabela, sanatçı bu çalışmasında, “Ev kadınının, dünyadan uzaklaşmışlığını soyutlanmışlığını…. falan filan vs.” biliyorum oradakiler diyemedi ama ben dayanamadım “Hasktir ordan” demeye. Ya ev erkeklerinin izolasyon sorunu , hani dünyada kadın erkek eşitliği, hani sadece erkek çinçila hayvanlarından kürk yapılması. Niye onlarıda dahil etmemiş ki.

Aslında olay daha eski, ablanın babası zamanında batmış bir TV reklamcısı. Yani bende kullanılmış, kirli, bir fırını reklam niyetine çeksem, bende reklamcı olarak batarım. O video oradan. Ablanın videoyu çekmişliği bile yok. Sevgilisi Windows Movie Maker ile arkasına müzik ile siyah beyaz efektini atarken yanında, “Hüseyin canım, şu kısmına zuum yapsana hayatım. Ay sağol çok güzel oldu…”

Arkadaş ben şunu derim son söz diye. Gerçi bitmez benim sözüm kolayda neyse. Bu sergi yaratıcılıktan yoksun. Bit pazarında iki tur atsanız bütün içeriğini dörde beşe katlar, üstüne tarih kitabı yazacak malzeme toplayabilirsiniz ve 7 YTL giriş bedeli ile çayınızı içer, sosislinizi yersiniz. Tabi sanattan uzak durun, sergiye müzeye gitmeyin demiyorum. Tek dediğim şişirme işler bizi bozar, gaz yapar. Sonra bak bir ay geçer, hâlâ çıkmaz, hâlâ çıkmaz.

Özgürlüğe bir kala

•7.Temmuz.2008 • Yorum yapın

Bilirmisiniz özgürlüğe bir kala yaşanan duyguyu. Elbette bilirsiniz. Bilmez olurmusunuz hiç. Bitmek bilmeyen okulun o son haftası mesela. Hayatında en çok o günü kaçırmaktan korkarsın. Bir şeylerin sonu ve bilinmeyene yeniden başlangıç gibidir bazen.

Benim için son 11 ay özgürlüğüm sanki hiç alınmamış gibiydi, bir yandanda inisiyatifim, kaderimi çizme hakkım tam anlamıyla engellenmiş, hiç anlamadığım, ilgilenmediğim bir alana gömmem zorlanmıştı. Ki gömdüm koca yılı. Bitmek bilmedi, ama geçti. Her gece rahat yatağımda uyudum, her ay aldığım maaşı sonuna kadar yedim. Hatta fazlasını. Boş tarlaların ortasındaki tek tük meşe ağaçları daha bir güzel gelmeye, şehrin kalabalığı daha boğucu gelmeye başlamıştı artık.

Sadece bir gün kaldı. Yatçam kalkçam bitçek o da. Ama uyku tutmayacak bu sefer o gece ayrı bir uzun, daha bir sıcak, ayrı bir bitmez gecesi olacak. İyiki mevsim kış değil, geceler daha da uzun daha da geçmek bilmez. Son sabahı düşünsene bir. Birazdan yarışa çıkacak jokeylerden biri gibi olmaz mısın, depreşen atın üzerinde, her an podyumdan fırlayacak gibi gergin. Belkide sabah kahvaltını ederken peynirden bala, baldan ekmeğe konan, senin gazetenle savuşturmana aldırmayan o kayıtsız sinek gibi olursun. Ben saymadım desemde, benim için saydılar bire kadar tek tek. Bir gün bile atlamadı, hatta cabasıda eklendi üstüne. Karın ağrıları çekmedim mi, gerginlikten bazen. Yalnız başına kaldığında, bana hangisinin daha çok acı verdiğini bulmak için çıldırmadım mı? Blog denen zehrimin deresini bulmadım mı?

Güneş daha parlak olacak yarın. Tahminler 36 derece ve rüzgarsız diyor. Yani yapış yapış demek. Sıcak bir günde özgürlüğe kavuşmak çok daha güzel aslında, soğuk bir günde titreye titreye sığınmak zorunda kalmak, özgürlüğe darbe vurmaz mı?

İşte o zorundalıklar değil mi, hâlâ aklımda. Özgürlüğe gem vurduran, edeceğim küfrü mide asidimde sindirmeme yol açan ve gastritlere yol açan üzerine dilimlenmiş limonlu maden suları veya ballı ılık sütler içirten. Yumruğumu yerinden oynatmadan, sıkıp ve etime geçen tırnakların yarasını kolonya basıp tedavi etmeme yol açan, bir hafta on gün ince ince sızlayan. O kırmızı otomobilin koltuğuna oturup gezmemi engelleyen, geceler boyu sadece motorunun sesini ve yanımdan geçişini hayalime yerleşip kendimi mutsuz hissetmeme yol açan.

Bir gün kaldı, 24 tane saatin, ritmik ve senkronize dansı var önümde. Bundan önceki bir senenin her gününde olduğu dansın aynısı sadece sonu daha bir heyecanlı.

Özgürlüğüm Bostancı sahilinde Şakir’le biraları içmekle sınırlı olacak olsa bile güzel bir son bence. En güzel altın kafesin içindeydim bir senedir, ondan önce bir ara olan 22 senelik giriş ve gelişme sürecim gibi. O aradaki 6 kısa seneyi ne kadar süründüysemde, burnumdan gelen fitillerin tek bir tanesine değişmedim. Zaten o senelerde, miladi takvime göre 103 gün sayılmıştı sonra Bakanlar Kurulu kararıyla, bende bir ah çektim, o haberi TV’nin reklamarasında izlediğim o 30 saniyede, sonrada “nasılsa ben yaşadım onları 103te deseler ben bilirim olanı biteni” dedim. Her bir saniyesi yaptığım serseriliklerimin, dik kafamın beni dimdik ayakta tuttuğunu tabi önümde koca göbeğimle beraber, unutmayacağım.

Ve sadece sabah olur artık, don atlet kalkıp yataktan, traş olmadan giyinmenin verdiği zevki hatırlamak. Ah birde mavi kot pantolonum, sapsarı spor ayakkabılarım ve beyaz t-shirtümü sırtıma geçirip, uzun, bir an’a yetişme derdi olmadan ettiğim kahvaltı.

Ve son. Bu gün bir resim buldum, insan ufacık bir şeyin, yıllardır o monitörün tepesinde yerleştiği sıcak noktadan, sevdiğinin yüzünün tüm güzel hatlarını, mutlu, üzgün, kızgın, çılgın demeden umarsızca ve gizliden gizliye, çaktırmadan,seyretmesini bu kadar mı kıskanır? Galiba evet, çok …….

Asfaltaki son nefes

•25.Haziran.2008 • Yorum yapın

Sıcak günün sabahında, kaostan kaçarcasına çıkmaya çalışırken şehirden, gördüm bunu. Sıcak daha henüz bunaltmaya başlamamıştı. Arabanın camı açıktı ve püfür püfür esen rüzgar henüz gözlerini kavurmaya başlamamıştı. Yoldaki şeritler alışık olduğumdan kalabalık, dolayısıyla rahatsız ediciydi, günün pazartesi olduğu yetmezmiş gibi gün biraz daha gergin başlıyordu.

Sonra yolda yerde yatan kocaman bir varlık göründü. Önceleri beyaz bir çuval düşmüş sandığım nesne, yavaşlayıp yanından geçerken baktığımda karşıya geçmeye çalışan kocaman bir çoban köpeğiydi. Trafiktekiler için hızını kesmeye değecek birşey değildi heralde ki ben ayağımı gazdan çektiğimde arkamdakini patlayasıca kornasını çalmaya başladı.

Aklıma kazındı o koca köpeğin görüntüsü. Bütün şerit boyunca yerde yatıyor, belli ki kamyon gibi büyük bir araçta karşılamış azraili. Bazen diyecek birşey bulamaz ama yinede anlatmak istersiniz ya. Bende anlatmak istedim, o bulamadığım kelimeleri.

Belki takıldığım ne kadar umarsızlık yaşandığı idi …

Yada takıldığım onun orada yatmasının ne kadar tehlikeli olduğu ne zaman kaldırılacağı idi …

Hiç olmadı sadece pisipisine ölümü, böylesine damdan düşercesine, görmenin verdiği huzursuzluk ve olaydan kendime ders çıkarma hastalığındandı..

06/21 sanal bayramın 11 kurbanına

•21.Haziran.2008 • Yorum yapın

Bugün gece yarısından beri sanal bayramı kucakladık hep beraber. 11 kişinin yaralanması ne kadar ironik, 11 kişinin zaferine 11 kurban gibi. Bu kadar basit ve kolay herşey. Koltuğun karşısında veya birahane köşesinde yudumlarken buz gibi biranı, kaybeden oluyorsun veya kazanan.

shhhhh

- Kazandığın nedir?

- Maç.

- Sen mi kazandın?

- Biz kazandık.

- Kim siz?. Sen bir saattir o taburede demleniyordun. Nasıl kazandın?

- ….t.r git lan.

Kazanılan maç bize ne kazandırıyor hala anlamış değilim. Sabahında çok gıpta edilen avrupa basını “Çılgın Türkler”, “Mucize Türkler” derken bize hayran olduklarını mı düşünüyorsunuz? Yoksa kendi eskiden kalma bitmek bilmeyen kuyruk acılarını hortlatma, sömürge gözüyle baktıkları bir ülkelerin kendi as takımların yenmelerini mi hazmedemiyorlardı, düşündünüz mü?

Peki o 11 kişinin günahı neydi, büyük sevincine kurban olmak için? O kurşunları o şarjöre basıp, tabancasının namlusuna sürenler, rakiplerin mahalledeki adamlarını mı temizliyordu? Hele de bu durumun yanlış, düzeltiyorum tehlikeli, olduğunu bildiği halde yapanlar, şu an kafasının içinden neler geçirdikten sonra kendisini biraz haklı çıkartıyor acaba?

- Ama milli maçtı …

- Çeyrek final hakkımız, söke söke alırız ..

Evet söktün, 11 ailenin kanıyla beraber. O şarjör çocuğunu iten bir adama gözünü kırpmadan boşaltacak bir adamların,  gerektiğinde ailesini, çoluğunu çocuğunu korumak için silah tutan adamların sonra sevinci uğruna elindekini oyuncak yerine koyması bana şunu söylüyor.

- Arkadaş benim burada ne anam babam, ne karım çoçuğum ne de eşim dostum var. Kim ölürse ölsün kalanla günümüzü geçirir yolumuza devam ederiz. (sırıtır) Bana birşey olmadıktan sonra kime ne olursa olsun.

Kendisini haklı bulacak bir kelimesi bile yok aslında. Kendini kandırmaktan, boku töreye adete atmaya çalışmaktan başka birşey yapamıyor. Kaypak. “İstedim yaptım, şimdi neyse çekerim cezası” bile diyemeyecek kadar korkak. Deliböbrek ve Eşekler Tepesi izleye izleye belindekine güvenip kendini erkek zanneden zavallı. Hayatta ne kayda değer amacı nede bir başarısı var. Ve başkasının azmi ve başarısı,kendi yitikliğinin üzerine biraz daha toprak atıyor aslında, onu canlı canlı gömüyor. Eğer son dakikada o golü atamasaydı, o ta..aklarından bile öpeceği futbol oyuncularının ne anasını ne de bacısını bırakmayacakmıydı. “Ben neysem sen osun, hiçsin hiç….” diyerek kendini bir haltmış gibi göstermeye çalışmayacakmıydı.

Futbola kanmayın artık. Kimseye faydası yok ülkenin geri kalanıda gerçekten kendi işini hakkıyla yapmadıkça, bakın Kamerun’a. Futbol dehası dediğimiz adamlar ithal etmiştik. Dünya kupalarını inletmişlerdi. Peki ne durumdalar…..