Bilirsiniz ki Güzel Sanatlar, bazılarının fakültenin marifetiyle bazılarının da içine doğan ilham karşısında, duyduğu dayanılmaz ızdırabı söndürme çabası sonucu oluşmuştur. Fakülte marifetiyle kazanılan terbiyeye hiç bir diyeceğim yok tabi, herşeyin olduğu gibi sanat ve sanatçınında 5×5lik kalıplardan çıkması, çok güzel bir gelişmedir. Kalıbın sağ alt köşesine yerleştirilmiş marka da, mezun olmuş “sanatçının”, tam söyleyeyim de gocunmasın “Güzel Sanatçının”, tam sağ alt köşesinde, sadece dikkatli gözlerin yeteneği ile görülmektedir. İlhamını yorumlayanlar ise özellikle ilk ürünlerini çıkartırken, yarısını bile anlatamamışlardır söylemek istediklerinin. Hatta bazıları bu anlatamama durumundan ayrıca bir keyif almış, “Birşey geldi bana, ama size anlatamayarak anlatıyorum ki değerim anlaşılsın. Hadi buyrun anlayın bakalım.” demekten pek bir keyif almaktadır. Kalıp düzen çıkmış, teknik bilgiyi yemiş yutmuş fakültelilerde, bu tembel aklını, “anlaşılmayı izleyici insafına bırakma” fikrini pek bir kolay kapmış, pek bir zevkli bulmuştur.
Esasen işin kökü daha başka noktalarda gizli. Bu işin altında da bir ekonomi, bir siyaset, bir politika, bir cengaver yürekli lafazanlık, bir ekmek davası var. Yok mu? Var. Çok feci hemde. Eskidenmiş o açlık sefillik çeken ressamlar, tiyatrocular devri. Artık devir yoz olanı yol, aç kalma devri. Sanatsal faaliyetler bir yanda, renklerin isimlerini, müzikteki sırf enstrümanla oluşan ahengi, fotoğraftaki derinliği, bir oyuncunun sahnede yarattığı karakterin etkisini hissedemeyen o kadar çok insan varki artık. Adamlarda haklı bir nebze. Yaşamak için onları çekmeli, onlara işlemeli.
Şimdi inceden inceden sormaya başlamışsınızdır, nedir bu yaptığın laf ebeliğinin nedeni, hadi baklasını çıkar şu damarına basan olayların diye. Anlatayım.
Yaklaşık bir buçuk ay önce. (yeni mi aklına düştü jetonda yazıyorsun birader, bir buçuk ay önceymiş) İstanbul Modern Sanatlar Müzesinde, Design Cities falan diye kıvır zıvır bir isimle açılan, hani reklamları televizyonlara defalarca çıkıp, gazete sayfalarının bikinili güzelleri ile yer çatışmasına giren sergi. Neymiş tasarıma yön veren 8 şehirden parçalar ile tasarımın yılları içerisinde nasıl geliştiği, nasıl serpilip büyüdüğü, nasıl olgunlaştığı ve sonra yeniden çocuklaştığını falan görecektik. Artık 8inci şehirde torun torba kucaklayıp evin yolunu tutacaktık. Yani internet alemindeki reklamı bile, o kadar havalı, o kadar iddialı ki, sergi sonrasında, hayatın anlamını yanında bedava veriyorlar sanki. Allahtan ben “Ferrarisini Satan Bilge”yi okuyunca hayatın anlamını çözmüştümde(!), o beklenti içine sokmadım kendimi, internette sergiye gitmek için planlar kurarken.

E tabi çarşaf çarşaf reklamlara, küratörün kara kaşına kara gözüne yer verilmiyor tabi. Ciddi sponsorluklar var ve ciddi bir hizmet alımıda var. Ama ortada sunulan şey o sponsorlara ve o hizmetlere yakışan birşey olsaydı keşke. O gün o sergiye gittiğimde verdiğim 3 kuruş paraya inanın acımıyorum. Serginin çıkışında “İğne Deliğinden Fotoğraflar” diye diğer bir sergi daha vardı da paramı o kurtardı. Gerçekten insanların basit bir karton kutu ile fotoğraf çekebilmesi, iki yüzyıl önceki bir tekniğin günümüzde çok sıcak ve samimiyetle yakaladığı pozlar ve manzaralar, o buz gibi kasıntı sergiden sonra keyfimi tekrar toparlamamın yegane kaynağıydı.
Eh Onur neden mızmızlanıyorsun bak almışsın paranın karşılığını demeyin bana. Ben o sergi ile modern sanat kavramının ne kadar çarpıtıldığını, “ben bunu yaptım, yersen.” diyerek sundukları ipe sapa gelmez şeylerin karşısında, insanların “Hasktir ordan” diyemediğini gördüm.

Şöyle düşünelim, siz bir sergiye girmişsiniz, ama o odada,(hadi salon diyelim o kadarda küçük değildi nede olsa), salonda, Ikea varî zorlama patika takibi tekniği ile 1850 lerden 2000lere 8 şehirle arada çok büyük çok önemli pek çok ikonun tekniğini teknolojinin atlanarak yapılmış, sığ, ucuz bir bit pazarı gezintisinden başka birşey değildi. Keşke 1940′lı yıllar Paris’inde koydukları Citroën 2CV aslında 1970 model olmasaydı, paraya reklam için değilde Fransa’dan 1945 model olanını getirtmek için harcasaydırlar. Keşke 1980′lerdeki Sony Walkman ve Trinitron fırtınasını dükkan camekanı temasından farklı bir mod içine büründürseydiler. Keşke bahsedilen dönemde ancak kuaför salonlarında görülen o aptal plastik koltukları bize tasarım anlayışını değiştirdi diye yutturmasaydılar, açıkçası ben turuncu melamin tabaklara razıydım o sandalyeler yerine. Nede olsa aynı dönemde kahvaltımızı o tabaklarda yapardık, altında da İstanbul Melamin Sanayi yazardı.
Kızmakta haklımıyım ahali. Parama değil, aptal yerine konmuş olmaya kızıyorum. Beni aptal yerine koyan bu insanlar bence onlara sponsorluk eden kişileride aptal yerine koyuyorlar. Aslında o sponsorlarında, “Adımız görünsün yeter, sanat camiasında bir yeri var derler” fikrini taşıdığını düşünmek dahi istemiyorum. Bu fikri taşıyanlar varsa, böyle ucuz, kalitesiz, bit pazarı sergilerini, modern sanat diye yutturmaya çalışan uyanıklarda olacaktır.
Ha birden aklıma geldi. Yine gittiğim yerde “temalı” bir sergi daha vardı. İşte o modern sanatın, ne kadar yozlaşmış olduğunu gösteriyor aslında. Bir abla, evindeki eski ve hijyenik hiç bir statüye giremeyen, bildiğimiz o en eski AUER gazlı ocağı videoya çekmiş. 2-3 dakikalık bir görüntü, arkada ya Janis Joplin yada Jefferson Airplane (bilirsiniz ikiside junkie kuşağının cool ve özgürlükçü bir müziğini temsil ediyor ya, “thanks to hollywood” (!)) çalıyor. Ekranın yanında bir tabela, sanatçı bu çalışmasında, “Ev kadınının, dünyadan uzaklaşmışlığını soyutlanmışlığını…. falan filan vs.” biliyorum oradakiler diyemedi ama ben dayanamadım “Hasktir ordan” demeye. Ya ev erkeklerinin izolasyon sorunu , hani dünyada kadın erkek eşitliği, hani sadece erkek çinçila hayvanlarından kürk yapılması. Niye onlarıda dahil etmemiş ki.
Aslında olay daha eski, ablanın babası zamanında batmış bir TV reklamcısı. Yani bende kullanılmış, kirli, bir fırını reklam niyetine çeksem, bende reklamcı olarak batarım. O video oradan. Ablanın videoyu çekmişliği bile yok. Sevgilisi Windows Movie Maker ile arkasına müzik ile siyah beyaz efektini atarken yanında, “Hüseyin canım, şu kısmına zuum yapsana hayatım. Ay sağol çok güzel oldu…”
Arkadaş ben şunu derim son söz diye. Gerçi bitmez benim sözüm kolayda neyse. Bu sergi yaratıcılıktan yoksun. Bit pazarında iki tur atsanız bütün içeriğini dörde beşe katlar, üstüne tarih kitabı yazacak malzeme toplayabilirsiniz ve 7 YTL giriş bedeli ile çayınızı içer, sosislinizi yersiniz. Tabi sanattan uzak durun, sergiye müzeye gitmeyin demiyorum. Tek dediğim şişirme işler bizi bozar, gaz yapar. Sonra bak bir ay geçer, hâlâ çıkmaz, hâlâ çıkmaz.